Bekleme Odası
Başkalarına göre idealist ve ilkeleri için yaşayan ama kendisine göre inançsız ve kibirli bir insan olan yönetmen Ahmet, Dostoyevskinin Suç ve Ceza romanını filme çekmek istemektedir. Ancak hem çekeceği filme,hem sevgilisi Serap ve yaşadığı hayata karşı nedensiz bir kayıtsızlık içindedir.Kendini evine kapatmış adeta bir yabancı gibi yaşamaktadır.
Serap sonunda Ahmetin bu yıkıcı ruh halini,hayatında başka bir kadın olduğuna yorar.Uzun ve sancılı bir sorgu gecesinden sonra Ahmet sıkılıp,hayatında biri olduğu yalanını söyleyince Serap evi terkeder. Bütün bunlar olurken asistanı Elif bir taraftan filmin hazırlık çalışmalarını sürdürmekte ve romanın kahramanı Roskolnikofu oynayacak kişiyi aramaktadır.
Fakat Ahmet, Elifin deneme çekimlerine katılanların hiçbirini beğenmez.Sonunda bir süre önce evine hırsızlık amacıyla girerken yakaladığı ancak polise teslim etmeden bıraktığı genç hırsızı oynatmaya karar verir.Ancak hırsızı nasıl bulacağını bilmemektedir.....












Yönetmen Zeki Demirkubuz'un İtiraf, Yazgı'dan sonra diğer çektiği üçleme filmlerden. Gerçekten iyi bir film önce onu sevgilisi terkeder arkasından asistanıyla ilişki yaşar. Birir gece evine giren hırsıza başrol teklif eder ama proje iptal olmuştur. Tekrardan yazmaya başladığı filmde filmin adı Bekleme Odası olarak diğer evine davet ettiği bayan oyuncuya tenkit eder gerçekten iyi bir film.
Film bütün sanat filmleri gibi baştan sona düşük tempolu bir film buna rağmen bu filmlerden hala tempolu film bekleyen seyirciler var bir çok kez yazdım türkiye de sanat filmleri böyle çekiliyor ama oscar filmleri böyle değil bizim ülke daha çok cannes film festivali etkisinde sanat filmi yapıyor buna belki bir makale yazarım çünkü türkiye de son dönemde sanat filmleri ödül alsa da vizyona giremiyor girse de 5 bin filan izleniliyor bu malesef kanayan bir yara ve adım adım kansere doğru yol alıyor örnek alınması gerek festival cannes değil oscar olmalı o zaman bu sorun ortadan kalkar filme dönecek olursak nurhayat kavrak asistan elif rolünde iyi performans göstermiş ufuk bayraktar da serseri ferit rolünde fena değildi bu filmle zeki demirkubuz un yeni filmi bulantı filmi arasında bir çok ortak nokta var buna bulantı filmine yapacağım yorumda değineceğim bu filmden daha çok keyif almak için bulantı filmini izleyip filme öyle bakmak daha doğru olur film ortalama bir film ile iyi bir film arasında kalmış bir film konu bana yakın olduğundan filme olumlu bakarak 7 veriyorum aslında 6 puanlık bir film ayrıca filme bir çok yerde 92 dakika yazıldığına bakmayın filmi orjinal dvd de izledim süresi 88 dakika tadında fazla uzatmadan bitmesi filmi sıkıcı olmaktan kurtarmış film genel seyircinin sevdiği tempolu bir film değil o yüzden filmi festival filmi severlere tavsiye ederim tam anlam çıkarmak için bulantı filmini de mutlaka izlesinler son olarak filmin ailecek izlemeye uygun olmadığına önceden söyleyeyim.
Demek Sinan Çetin dışındaki yönetmenler böyle oluyormuş :)) Çok güzel dokundurmalar var bu filmde ve bir Demirkubuz filmi olduğu hemen anlaşılıyor. Tek başına ve sadece kendisi için sinema yapmanın hazzına varmış... Biraz kendini anlatma çabası, anlattıktan sonra da biraz üstünü örtme çabası... Çok doğal, çok insanca ve çok erkekçe ve de çok dürüstçe :) Buradaki yönetmen karakterimiz ne sanat sanat içindir ne de sanat toplum içindir düsturlarıyla ilgilenmiyor. Herkese mal olmuş Dostyevski'nin Suç ve Ceza eseri üzerinde yoğunlaşması hem bir dışavurum hem de bir kamuflaj. Dışavurum çünkü "Bir yönetmen hep dürüstlük, iyilik, doğruluk, örnek olma erdemlerini baz alarak sanat yapmamalı!"yı vurguladığı anda eserin ardına saklanıveriyor. Yaptığı filmlerle insanlar onu ilahlaştırırken, söylediği yalanlar, televizyondan beslenmesi, menemen ve makarna yemesi, sigarasını tavasında söndürmesi, sürekli çay içmesi, oturduğu basit daire ve kullandığı vasat araba ile onun da ne kadar basit bir insan ve aramızdan birini olduğunu diğer yandan da hayatına kayıtsızca soktuğu ve yine kayıtsızca çıkardığı kadınlarla ne kadar basit bir erkek olduğunu da gösteriyor. Yönetmenler de insandır :)) ve kendilerine has bunalımları vardır bunu iyice anlıyoruz bu filmde. Ağır tempolu ama Demirkubuz'u bir nebze daha anlamaya yarayan bir film. Bence amacına "Zeki"ce ulaşmış ;) En güzel dokundurması ise: bekleneni vermek ve vermemek arasındaki çarpıcı tepkisel fark! Mutlaka ve sabırla ve saygıyla izlenmeli...
sıkmayan bir psikoloji filmi...zeki demirkubuz yine her zamanki tarzını;senaristliği,görüntü yönetmenliği ve kendi oyunculuğu ile ortaya koymuş...izlenmeye fazlası ile değer...
Her ne kadar Bekleme Odası'nı Zeki Demirkubuz filmlerinin en zayıf halkası olarak görenler olsa da, benim için Masumiyet ve Kader'den bile değerli bir film. İnsan psikolojisi ancak bukadar mükemmel işlenebilirdi. Karamsarlık mükemmel bir biçimde filme işlenmiş. Zeki Demirkubuz " odun" u çok güzel canlandırmış. Her ne kadar kendisi filmin gerçek yaşamımla alakası yok dese de, kendisini anlatıyor film ve her yönetmen ciddi yapımlarında mutlaka kendi yaşamından bir sürü şeyler katar filme. Filmde kendimi gördüğüm ender filmlerdendir ve Zeki Demirkubuz filmleri arasında Bekleme Odası benim için daima 1.sıradadır...
demirkubuz filmlerinin en zayıf halkası gibi görünsede bildik demirkubuz kalitesi filmde kendini gösteriyor bence izlenmesi gereken bir film
film aslında sıkıcı ama bazı sahneleri seyirciyi uyandırıyor.zeki demirkubuz kendisi oynamıs bu filminde ve iyi oynamıs bence yaslı teyzeyle olan muhabbeti harikaydi.İzlenmeye değer ama dikkatli izlemek lazım aksiyon arayanlar yaklaşmasın bence
açıkça söylemek gerekirse filmi izlerken sıkıldım... ama filmin bir yönüne hayran kaldım; Bence, Zeki Demirkubuz , Türk Sineması'nda pek yapılmayan bir tavırla, sinema eleştirmenlerini ya da eleştirmen geçinenleri hedef almış bu filmde... Bunu tek cümleyle özetleyeyim: Bekleme odası sinema salonunun ta kendisi olmuş... sürekli olarak filme ne olacağını bekliyoruz, acaba şu kim, şimdi ne yalan söyleyecek, vb, vb... seyirci de arada kaynamış doğal olarak... başka açılardan okumanın gerekmediği kanısındayım, önce yorum yapanlar zaten yeterince diğer konulara girmişler. yazımı kısa keserek kimsenin zamanını çalmayayım, zaten Bekleme Odası gereğinden fazla seyircinin zamanını boşa harcamış durumda... böyle filmleri daha az seyretmek umuduyla... daha fazla boş zamanımız olduğunda...
zeki demirkubuzun türk sinemasındaki yerini anlarmama gerekyok dahi bi adm vesselam bekleme odası her ne kadar bazıları için dayanılmassada yinede kaliteli bi film evet belki bi masumiyet yada itiraf deil ama sinemayı sadece eğlencelik dakikalar olark görmeyen herkes bu filmi çok beğenicektir üreten düşünen sorguluyan insanı tanıyan anlamaya çalışan ve bunun sıkıntısınıda toplumsallaşamayarak çeken insanların filmi bu arada zeki babanın başrolüde oynadığını belirtelim
Herşeyi ile bir Zeki Demirkubuz filmi. Adam neredeyse filmi tek başına yapmış
Filme geçmeden önce şunu söylemek istiyorum. Ankara'da iki sinemada bu filmi gördüm. Kızılırmak ve Metropol sinemaları..Metropol sinemasının küçük salonlarında film seyretmenin filmi adeta katlettiğini düşünüyordum. Bu yüzden Kızılırmak sinemasını tercih ettim. Salon 3 te oynuyor diye yazılıydı. Kızılırmak Sinemasının 3. salonu film seyretmeyi en çok sevdiğim salonlardan birisidir.Kırmızı bir salon. Mükemmel bir atmosfer. Ama filme bilet aldığımızda şunu gördüm. 3. salonun üstü çizilmiş 4. salon yazmışlar. En başta şaşırdım. Kızılırmak sinemasını bilenler vardır mutlaka. 3 salonlu bir sinemadır. Ama 4. bir salon açmışlar. Ankara'da gösterim şansı zar zor bulan filmler yani Hollywood dışından dünya sinemasının en iyi örnekleri bu sinemada oynar.Neyse beni enteresan eden şey şu. Salon dört diye açılan yeni salonun inanılmaz kötü oluşu. Kızılırmak gibi bir sinemaya yakışmayan bir salon. Tamam koltuklar güzel.Yerler halı falan.Ama inanılmaz bir rutubet ve havasız bir salon. Resmen evlerin bodrum katlarını andıran küçücük bir salon. Rutubet ise sinema salonundan çok bir kazan dairesi havası vermiş. Kısacası çok ama çok kötü bir salon. Neyse gelelim filme. Şimdi bunları neden bahsettin diye soruyorsunuzdur bana. Bende neden bahsettiğimi bilmiyorum ama birazdan film hakkında söyleyeceklerime belki bir kılıf olabilir diye düşünüyorum. Çok acımasız olucak ama film bana göre Zeki Demirkubuz'un gelmiş geçmiş en kötü filmi.Kimileri çok beyenmiş olabilir. Ama ben hiç beyenmedim. Belki beklentilerin fazla olmasından dolayıdır. Öncelikle eski filmlerinin ortak noktalarına değinmek istiyorum. Bütün Zeki Demirkubuz filmlerinin ortak noktası oynayan oyuncuların mükemmel olmasıdır. Tanınmamış birisi bile o filmlerde parmak ısırtacak bir şekilde oynuyordu. Ama bu filmde oyunculuklar yerinde yeller esiyor. Zeki Demirkubuz başrolü kendisine vermiş. Ama görüyorum ki bu hiç doğru bir karar olmamış. Çok kötü bir oyunculuk sergiliyor. Ne konuşma dinamiği ne de vücut dili var. Onun yönetmenliğine sonsuz saygım var. Ama oyunculuk olarak Berhan Şimşek'ten bile kötü. Konu olarak ise diğer filmlerini göz önüne alırsak çok silik ve çok vasat. Kaldı ki bu bir yönetmenin ilk filmi olmuş olsaydı söyleyeceklerim yine bu olurdu. Ve bu yönetmenin bir sonraki filmini hiç merak etmezdim. Ama Zeki Demirkubuz gibi birinden böyle bir şey gelince insan ister istemez şaşırıyor. Filmde ki en iyi oyunculuk sadece 5 dakika görülen Serdar Orçin'den geliyor. Rol yapmadığı ortada. Kendisi gibi oynuyor. Tıpkı Yazgı filmindeki gibi. Onun dışında filmde görülen herkes okul müsamerelerinde oynayan amatör oyuncular gibi. Repliklerin ezberlendiği çok ortada. Sanki bir metinden okuyor gibi konuşuyorlar. Görüntü Yönetmeni Zeki Demirkubuz ise yine bildiğimiz gibi. Çok hoş çekimler.Kimilerini sıkan ama benim her zaman tuttuğum uzun planlar. Kısacası işte benim bildiğim benim sevdiğim Zeki Demirkubuz. Ama bu bile filmle ilgili görüşlerimi değiştirmiyor. Yani çok kötü bir film olmuş. Yazımın başında sinema salonundan bahsetmiştim. Tabi konu Zeki Demirkubuz olunca böyle bir şeyin arkasına sığınabilirim diye düşünüyorum. Yani sinema solundaki olumsuz koşullar filme olan ilgimi azaltmış olabilir. NOT: Türk Filmi Arşivcileri .. Görüşelim.. [email protected]
Selam ben metin. Öncelikle bekleme odası gibi bir film yaptığı için demirkubuza teşekkürler. ilk tv de izledim ve tüm film arşivini arayıp buldum. inanılmaz güzel bir film. gerçekler bu kadar verilebilir. bence yazgıda söz, bekleme odasında tavır lar var harika. aslında merak ettiğim ehmet bekleme odasında godo'yumu bekliyor. ve hiç filimlerlerinde charles bokowski etkisi varmı. bazı film lerinde karekterlerin isimleri neyi ifade ediyor merak ediyorum. türk sinemasının en iyi filmi bence yazgı. teşekkürler zaten herkesin bekleme odasını anlaması beklenemezdi.teşekkürler....
Sayın Zeki DEMİRKUBUZ Bey öncelikle ben teşşekürlerimle başlamak istiyorum yaptığınız kalite içeren filmlerden dolayı. İlk olarak Masumiyeti izledim hemde defalarca ve gerçek anlamda hayran kaldım.sabırsızlıkla yeni filminizi bekledim ve sonunda Bekleme Odası vizyondaydı ama ne yazık ki istanbul da olmama rağmen yanlızca iki sinemada vardı ve gittiğim gün 15 seyirciyle izledik. ben beğendim özellikle sizin filmlerinizde vermek istediğiniz duyguları (masumiyet dürüstlük.... v.b.)aldığıma inanıyorum özellikle ev içerisindeki kamerayı kullanışınız (milimalizim) beni etkiledi. Lütfen bizleri fazla bekletmeyin saygılarımla
Sayın Zeki Demirkubuz, <p> Bunu nasıl yapabildiniz, bilemiyorum. O muhteşem Masumiyetten sonra böylesine kabız bir filmi hiç beklemiyorduk. Zaten, Bekleme Odasını izlediğim sinema salonunda (Ankara-Kızılırmak) benden başka sadece iki kişi vardı. Yani o koskoca salon, hastanelerin bekleme odaları kadar tenha ve soğuktu. Arada o iki kişi de vazgeçti ve ben, belki de sonunda bir şey vardır diye direndim. Ama, heyhat! Karşılaştığım sadece korkunç bir hayal kırıklığı oldu... <p> 12 Eylülden sonra moda olan o entel karınağrılarından başka hiçbir şey değildi seyrettiğim. Bir zamanlar, yanlışlıkla gidip o kabızlık modası ürünlerini seyrederken hayretler içinde kalırdım: Tam bir felâketler cenneti olan bu lânetlenmiş ülkede hâlâ konu sıkıntısı mı çekiyor bu vatandaşlar?! diye... Oysa herhangi bir bulvar gazetesinin Üçüncü Sayfasını açmak yeterdi. Bu yüzden ben, o felâket derecede sıkıcı ve anlamsız 12 Eylül filmlerinden sonra bir yıldız gibi doğan Masumiyeti seyredince, önce kanım donmuş bir şekilde kalakalmış, sonra da bütün arkadaşlarımı seferber ederek, İşte yıllardır beklediğim film bu! diye haykırmıştım. Masumiyet öyle bir filmdi ki, insana İşte gerçek Türkiye bu! İnsanlarımızı işte bu hale getirdiler!.. dedirtiyordu. Nasıl yorumlayacağımızı bilemediğimiz o korkunç ölüm oruçları, canlı bombalar, vahşet ve kahramanlık daha nasıl anlatılabilirdi? İnsanlarımızın önemli bir bölümü de sanki hiç bu ülkede yaşamıyorlarmış gibi o soysuz TVlerin karşısında çakılıp kalmış, kendilerinden geçmişlerdi: Film boyunca bıktırıcı bir şekilde, ekranı bazen görünmese dahi sonuna kadar açılmış sesi sürekli kulak tırmalayan aptal kutusu bu durumu da çok iyi sembolize ediyordu. Tıpkı Prof. Yalçın Küçükün 5 Ocak 2004 tarihli Yeni Harmanda söyledikleri gibi: Çok acıdır! Bu ülkeyi, ölüme koşan insanlar ülkesi haline getirdik, insanlarımızın bir kısmı, televizyonlarda, gazetelerde, hangi TİTçinin, hangi Tekstilcinin, İnşaatçının, Turizmcinin, hangi mankenle ve nerede yattığını öğrenme ve diğerleri de ölme yarışındalar. Asıl okuma budur. Asıl ders budur. Gençlerimiz ne kadar kolay intihar ediyorlar, ne kadar rahat birbirlerini öldürüyorlar ve ölüm orucu ile ölmek veya bomba olmak için koşuyorlar; en acı okuma budur. Ölümü, yaşamdan daha yüksek bir yere çıkardık, demek ki yüksekliğe doymuyoruz. <p> Bütün bunlara bir suçlu aramaya kalktığımızda ise hep elimiz boş dönüyorduk, çünkü herkesin bir mazereti vardı... İşte o zaman filmin adının ne anlama geldiğini yavaş yavaş anlayabildik: Aslında hepimiz suçluyduk, bir tek o orospuluk yaparak sevgilisine ulaşmaya çalışan masum kadın hariç. Tıpkı, Lars von Trierin Breaking the Wavesde anlatmaya çalıştığı gibi... Belki de o filmi kopya ettiniz, ama olsun, hiç önemli değil, öyle olsa bile birinci sınıf bir kopya idi ve Masumiyet bu lânetlenmiş topraklara tam tamına oturuyordu. Antalyada bir birincilik ödülü bile alamamış Masumiyet aslında o resim galerisine benzeyen Uzaktan çok daha fazla Cannesa lâyıktı. Hayır, oraya da değil, Masumiyet BİZe, Türkiyeye lâyık bir filmdi! Bundan daha büyük bir ödül olabilir mi bir sanat eseri için? Ama siz bile onu reddettiniz, ihanet ettiniz ve karşımıza Bekleme Odası ile çıktınız. <p> Hiç utanmadınız mı? Bu kabız filminiz, istediği kadar Avrupada ödüller toplasın, hiç fark etmez: O cırtlak sesli S. Erener de Eurovisionda birinci oluyor, o Türkçe bilmeyen O. Pamuk da İngilizce ülkelerinden ödüller devşiriyor, o ne idüğü az çok belirli F. Özpetek de sıkıcı filminin içine kel alâka birkaç Yahudi yerleştirince reklâm sayesinde İtalyada gişe rekorları kırıyor, vs.., vs... Avrupa için iyi olabilirler, bizim için: I ıh! Sizin Bekleme Odanız da öyle, bizim için Gâvur parasıyla beş para etmez! Böyle devam ederseniz, Türkçe sözlüklere baktık, ne anlama geliyor diye, kubuza bir karşılık bulamadık, onun için adınızın bu son bölümünde herhalde bir mürettip hatası olduğunu düşünmeye başlayacağız... <p> Haberiniz olsun... <p> Süleyman Yurdakul