İki karakter de birbirinden tamamen farklı sorunlar yaşasalar da, içten içe vicdan azabı çekiyor ve bu içsel acılarının dışa yansıması gibi vücutlarında da ağır yara izleri taşıyor. Bosna Savaşı sırasında askerlerin bitmek bilmez aşağılamalarına, tecavüzlerine ve akıl almaz işkencelerine maruz kalmış <strong>Hanna</strong>, artık yaşamayı bir utanç olarak görüyor ve kendini tamamen dış dünyaya kapatıyor. Neredeyse nefes alıp vermek ve kendisine söylenen işi yapmak dışında hiçbir eylemde bulunmuyor. Sürekli aynı şeyleri yapıyor, aynı giysileri giyiyor, aynı yemekleri yiyor ve eşyalarını aynı sırayla yerleştiriyor. Onun yaşamdan ne kadar kopuk olduğunu en güzel sürekli bıkıp usanmadan yediği yemekler gösteriyor aslında. Onca acıya karşı hayatta kalmanın vermiş olduğu ağır yüklerden dolayı artık bir robottan farksızlaşıyor. Her gün durmadan başka bir sabunla elini yıkaması da, savaşta uğradığı tecavüzlerden arınma isteğinden başka bir şey olmasa gerek. Denizin orta yerinde, dış dünyadan tamamen izole olmuş bir petrol rafinerisinde çalışan <strong>Josef</strong>’in derdiyse çok başka… O da en yakın arkadaşının karısıyla birlikte olmuş ve bu gerçeği kaldıramayan en yakın arkadaşının intiharına engel olamamış. Rafineride çıkan yangında ölmek için kendini alevlerin içine atan arkadaşına engel olmak adına kendini alevlerin içine atan ve pek çok yerinde yanıklar oluşan <strong>Josef</strong>’le <strong>Hanna</strong>’nın tanışması da bu olay aracılığıyla gerçekleşiyor.<br /><br />İki vicdan azabı çeken ve kendini dış dünyaya kapayan karakterin birlikte birbirlerine destek olmaya çalışması, aslında çok bilindik bir tema; üstelik kolayca bir melodrama dönüşecek yeterli bir malzeme. <strong>Secret Life of Words</strong> ise melodrama yakınlaşmak bir yana, her geçen dakika daha da sessizleşiyor ve derdini tıpkı savaş mağduru sessiz kadınlar gibi sessizce ve kendi içinden anlatıyor. <strong>Hanna</strong>’nın utangaçlığı, sessizliği, tekdüze yaşamı ve soğukluğu ilk başlarda bize itici geliyor, ama hikaye yavaş yavaş su yüzüne çıktıkça, etrafımızı yüzeyin altındaki derinlik sarmaya başlıyor. Bu öyle ağır bir derinlik ki; kadınlara, kadın olmaya, savaşa, insan olmaya, yaşamaya ve paylaşmaya dair pek çok değerli şeyi içerisinde barındırıyor. Şüphesiz bunlarla yüzleşmek de o kadar kolay değil. <strong>Hanna</strong>’da bütün bunlarla yüzleşmek için kendi içinde bir <strong>Hanna</strong> yaratıyor. Dış ses aracılığıyla dinlediğimiz aslında <strong>Hanna</strong>’nın çocukluğundan başkası değil. Sağır olan ve dış dünyayla bağlantısı kulağına taktığı ufacık bir cihaz aracılığıyla sağlanan <strong>Hanna</strong>’nın aslında hiç yaşayamadığı gençliğini ve kendine bile anlatamadığı şeyleri anlatıyor bizlere o küçük <strong>Hanna</strong>... Derinliklerden bahsediyor filmin hemen açılışında, derinliklerde şefkat var, kan var diyor. Bizi yüzlerce dakikanın, binlerce yılın, küllerin ve ışığın varlığından haberdar ediyor. Filmi izledikçe anlamlarını bulan küçük ve dağınık kelimelerle zihinlerimizi allak bullak eden bu dış ses, filmin final kısmında söyledikleriyle ise yüreklerimizi paramparça ediyor. Çocuk olmayı öğretiyor, <strong>Hanna</strong>’nın unuttuğu şeyleri hatırlatıyor, ufacık ama mutlu anılarda bizi yolculuğa çıkarıyor. Fakat biz biliyoruz ki, <strong>Hanna</strong> artık bunlardan çok uzakta… İşte bu gerçek sanırım boğamıza düğümleniveriyor aniden. Ve <strong>Hanna</strong> gibi, sessizlik bizi de kaplıyor.
İki karakter de birbirinden tamamen farklı sorunlar yaşasalar da, içten içe vicdan azabı çekiyor ve bu içsel acılarının dışa yansıması gibi vücutlarında da ağır yara izleri taşıyor. Bosna Savaşı sırasında askerlerin bitmek bilmez aşağılamalarına, tecavüzlerine ve akıl almaz işkencelerine maruz kalmış <strong>Hanna</strong>, artık yaşamayı bir utanç olarak görüyor ve kendini tamamen dış dünyaya kapatıyor. Neredeyse nefes alıp vermek ve kendisine söylenen işi yapmak dışında hiçbir eylemde bulunmuyor. Sürekli aynı şeyleri yapıyor, aynı giysileri giyiyor, aynı yemekleri yiyor ve eşyalarını aynı sırayla yerleştiriyor. Onun yaşamdan ne kadar kopuk olduğunu en güzel sürekli bıkıp usanmadan yediği yemekler gösteriyor aslında. Onca acıya karşı hayatta kalmanın vermiş olduğu ağır yüklerden dolayı artık bir robottan farksızlaşıyor. Her gün durmadan başka bir sabunla elini yıkaması da, savaşta uğradığı tecavüzlerden arınma isteğinden başka bir şey olmasa gerek. Denizin orta yerinde, dış dünyadan tamamen izole olmuş bir petrol rafinerisinde çalışan <strong>Josef</strong>’in derdiyse çok başka… O da en yakın arkadaşının karısıyla birlikte olmuş ve bu gerçeği kaldıramayan en yakın arkadaşının intiharına engel olamamış. Rafineride çıkan yangında ölmek için kendini alevlerin içine atan arkadaşına engel olmak adına kendini alevlerin içine atan ve pek çok yerinde yanıklar oluşan <strong>Josef</strong>’le <strong>Hanna</strong>’nın tanışması da bu olay aracılığıyla gerçekleşiyor.<br /><br />İki vicdan azabı çeken ve kendini dış dünyaya kapayan karakterin birlikte birbirlerine destek olmaya çalışması, aslında çok bilindik bir tema; üstelik kolayca bir melodrama dönüşecek yeterli bir malzeme. <strong>Secret Life of Words</strong> ise melodrama yakınlaşmak bir yana, her geçen dakika daha da sessizleşiyor ve derdini tıpkı savaş mağduru sessiz kadınlar gibi sessizce ve kendi içinden anlatıyor. <strong>Hanna</strong>’nın utangaçlığı, sessizliği, tekdüze yaşamı ve soğukluğu ilk başlarda bize itici geliyor, ama hikaye yavaş yavaş su yüzüne çıktıkça, etrafımızı yüzeyin altındaki derinlik sarmaya başlıyor. Bu öyle ağır bir derinlik ki; kadınlara, kadın olmaya, savaşa, insan olmaya, yaşamaya ve paylaşmaya dair pek çok değerli şeyi içerisinde barındırıyor. Şüphesiz bunlarla yüzleşmek de o kadar kolay değil. <strong>Hanna</strong>’da bütün bunlarla yüzleşmek için kendi içinde bir <strong>Hanna</strong> yaratıyor. Dış ses aracılığıyla dinlediğimiz aslında <strong>Hanna</strong>’nın çocukluğundan başkası değil. Sağır olan ve dış dünyayla bağlantısı kulağına taktığı ufacık bir cihaz aracılığıyla sağlanan <strong>Hanna</strong>’nın aslında hiç yaşayamadığı gençliğini ve kendine bile anlatamadığı şeyleri anlatıyor bizlere o küçük <strong>Hanna</strong>... Derinliklerden bahsediyor filmin hemen açılışında, derinliklerde şefkat var, kan var diyor. Bizi yüzlerce dakikanın, binlerce yılın, küllerin ve ışığın varlığından haberdar ediyor. Filmi izledikçe anlamlarını bulan küçük ve dağınık kelimelerle zihinlerimizi allak bullak eden bu dış ses, filmin final kısmında söyledikleriyle ise yüreklerimizi paramparça ediyor. Çocuk olmayı öğretiyor, <strong>Hanna</strong>’nın unuttuğu şeyleri hatırlatıyor, ufacık ama mutlu anılarda bizi yolculuğa çıkarıyor. Fakat biz biliyoruz ki, <strong>Hanna</strong> artık bunlardan çok uzakta… İşte bu gerçek sanırım boğamıza düğümleniveriyor aniden. Ve <strong>Hanna</strong> gibi, sessizlik bizi de kaplıyor.