Ağaçlar Ayakta Ölür
‘Immortal Serenade’ uzunçalarındaki (1958) ‘Fair Maid of Perth (La Jolie Fille de Perth)’. Georges Bizet’nin eserini [“Don Procopio; Sulle Piume Dell’amore” (ilk üç buçuk dakikası) (1859)] Frank Chacksfield ve Orkestrası’nın yorumu ile dinliyoruz.
Salacak İskelesi’nde iki genç.
İzzet; “Yollarımız burada ayrılıyor. Vapur neredeyse gelir. Allahaısmarladık.”
Semra; “İzzet, bırakma beni.”
İzzet; “Semra bak...”
Semra; “Sus, bir şey söyleme. İyisin sen. Herkesten iyisin. Ayrılmayacağız. Her şeye yeniden başlayacağız. Beraber olacağız. Senin için yaşayacağım.”
‘Los Árboles Mueren de Pie’nin (1949) (Alejandro Casona) (Ağaçlar Ayakta Ölür) (Öteki Yayınevi-Ekim, 1998) (Çeviri Müşerref Hekimoğlu) Yeşilçam uyarlaması.
60’larda siyah beyaz Salacak. Soğuk, aydınlık bir kış. Uzaktan uzağa Kız Kulesi’ni seyreden Çürüksulu Ahmet Paşa (Belkıs Hanım/Ratip) Yalısı. İki katlı, 40 odalı ve hâlâ alçak gönüllü. Bertha “Eski evleri mimarlar değil, zaman yapar” demişti (sf. 46).
Büyükanne, Büyükbaba Asım, Fatma Kadın, Bahçıvan Osman Efendi. Bir de Amerika’daki torun Orhan. Ancak ailenin içten içe kanayan bir yarası var.
Yıllar önce yaşanan bu acıyı Büyükanne’nin eşine söylediklerinden anlıyoruz. “O’nu nasıl kovmuştun. Hâlâ gözümün önünde. Koca bir aileden üç kişi kalmıştık oğlumuz da ölünce. Tek tesellimiz torunumuzdu. Ama sen çok zalimdin küçüğe karşı önceleri. En çocuksu davranışlarını bile hoş görmüyordun.” Büyükbaba bu sahnede çelebi halinden beklenmeyecek ölçüde acımasız.
‘Die Walküre: Ride of the Valkyries’ (1870) (Richard Wagner). Cüzdanından para alırken [kitapta ‘yazı masasını karıştırırken’ (sf. 33)] yakaladığı torununu bir tokatla evden kovar. Söyledikleri hiç de inandırıcı değil; “Neyin eksik? Parayı ne yapacaksın? Haydut kitaplarına, abur cubura yatıracaksın değil mi?” İkinci tokadı Büyükanne son anda önlemişti.
Bizimki öfkeyle “Birkaç saat sokakta kalsın da aklı başına gelsin” diyor ama ‘gidiş o gidiş’. Birkaç saat bir kaç ay olur. Torundan haber yok. Yaşlı kadın, zaten kalbinden rahatsızdı. Olayın ardından içine kapanır. Ne konuşmak ne bir şey.
‘Passacaglia (Gitar İçin Sol minör Suit)’ (1692) (Conte Lodovico Roncalli). Torunun eşyalarına el sürmemiş. Sürememiş. Bazen kapısında durup içeriyi dinlermiş. “Odadaymış sanırdım. Seslenmesini, bir şey istemesini beklerdim” diyor.
“Sonra bir mektup geldi. Amerika’da (romanda ‘Kanada’) olduğunu öğrendik.” Torun nedense bir daha yazmamış.
Karısının ‘yeniden hayata bağlanıp yavaş yavaş dirildiğini’ gören Asım Bey, arkadaşları Faik Coşkun, Selahi İçsel ve Mümeyyiz Bey-Recep Şen’in de teşviki ile bir karar verir. Torundanmış gibi kendisi yazmaya başlar. “Gelen üçüncü mektuptan sonra perdeler açıldı, konuştu, gülümsedi, bahçede çiçekleriyle uğraşmaya başladı.” 15 (tiyatro eserinde ‘20’) yıl süren bu mektup oyununda Orhan’ı mimar mühendis yapmış ve üniversitede okuyan Ayşe ile evlendirmiş.
Her şey yolundayken postacının (kapıyı iki kez çalarak) getirdiği telgraf ortalığı hareketlendirir. “BCA uçağı ile geliyorum. Perşembe günü oradayım.”
Büyükanne ‘bayrama hazır çocuk gibi’ olmuş. Çoktan gittiği halde postacıya bahşiş verilmesini ister. Fatma kadına camları özenle sildirir. Yorgan pamukları attırılır (mahallede yorgancı olduğu yıllar). Balkona uzanan sarmaşığı (kitapta ‘ıhlamur ağacı’) budamaya kalkan Osman Efendiye engel olur. Orhan “Ağacıma ne oldu” dermiş.
Sonrasında işler sarpa sarıyor. Büyükbaba’nın okuduğu gazetede Amerika’dan gelen uçağın yanarak düştüğü (romanda ‘Satürn Vapuru’nun battığı) yazılıydı. Kimse kurtulmamış.
‘Nihavent Makamında Kanun Taksimi’. Agop’un Meyhanesi. İmdadına, yine arkadaşları yetişir. Münasip bir delikanlı bulacak torun yerine. Ama bir de gelin lazım. “Esmer (kitapta ‘sarışın’), narin, siyah gözlü.”
Kul sıkışmayınca misali önce genç kızı bulur. Salacak İskelesi’nden atlayarak (tiyatro eserindeki Isabella ise ‘veronal’ içerek) canına kıymak üzereydi. Çalıştığı işyerindeki patronun ‘iğrenç arzularını kabul etmeyince’ işsiz kalmış. Bakımsız kalan hasta annesi daha fazla dayanamamış.
Semra, zavallı kadının ölümü için kendisini suçluyordu. “Eğer o adama ‘evet’ deseydim annem sağ olacaktı” diyor. Büyükbaba “Doğrusunu yapmışsın. Her başı sıkışan kötü yolu seçse sonu gelir mi bunun” sözleriyle intihara engel olur. Üstelik güzel kıza dikkatlice bakınca mektuplardaki ‘gelini bulmuş’.
Orhan (romanda ‘Felix’) için de şans yanındaydı. ‘Elektrik idaresinden tesisata bakmak için gelen’ delikanlı da torun için biçilmiş kaftan. İzzet, ayda 350 lira alıyormuş. Parasızlıktan, gün oluyor bir sigarayı ikiye bölüp içiyormuş. “Açıktan 2 bin lira ister misin” sorusunu tekrarlatmaz bile. “Kim istemez Beybaba.”
İstasyon Oteli’ndeki odada Semra ve İzzet’e (artık isimleri Ayşe ve Orhan) torun hakkında bilmeleri gereken şeyleri anlatıyor. Çocukken çok yaramazmış. Mutfaktan bal, reçel çalarmış. “Kapının gıcırtısı ele verirdi seni” diyor. (Yaşlı adamın gözünde İzzet çoktan torun olmuş bile.) Bahçeye Kızılderili çadırı kurmaya kalkarmış. Sapanla kuş vururmuş.
Delikanlı, Büyükannesine “Az cam kırmamıştım değil mi. Camcıların hepsi beni severdi” diye takılacaktır. Pekmezli, cevizli kabak tatlısı (romanda ‘ballı ceviz pastası’), Kız Kulesi masalı, gösterişli İsviçre saati, dördüncü sınıftayken alınan piyano. Her şey konuşulur. Artık büyük buluşma için hazırlar.
Bu arada delikanlı hakkında şaşırtıcı bir şey öğreniyoruz. Meğer ‘elektrik idaresinde çalışma ve tesisat kontrolü’ bir numaraymış. Asıl amacı arkadaşları Mehmet Ali Akpınar, Danyal Topatan ve Haydar Karaer ile birlikte köşkü soymakmış. Böyle bir şeyi ilk kez yapacağı (herhalde seyirciyi rahatlatmak için) iki sahnede ve özellikle belirtiliyor.
‘Suite Espanol No.1, Op. 47, B7: 5. Asturias’ (1886) (Isaac Albeniz). Büyükanne ile karşılaşması bu melodiyle. ‘Aradan bunca yıl geçmiş ama ne çıkar. Şimdi kitaba bıraktıkları yerden tekrar başlamış gibiydiler’ (sf. 42). Felix, bu çok önemli an için “Yaşlı gözler ve 20 yıllık hasret çok işimize yaradı” diyecektir. Büyük hanım, gençleşmiş gibiydi. İhtiyarlığa ve merdivene meydan okuyor. Baston da istemezmiş bundan sonra. Orhan’a babasının köstekli saatini, Ayşe’ye şal ve mücevher kutusu verir. Bir de özel şurubundan hazırlamış.
İzzet başlangıçta yalnızca para derdindeydi. ‘Kocakarı, bunak, moruk’ diye alay ediyor ama sonradan Büyükanne’yi çok sevecektir.
‘Desafinado’ (1959/62) (Antonio Carlos Jobim). Beraberce Sıraselviler’deki Kulüp 12’ye bile giderler. Hareketli bossa nova yaşlı kadını çok şaşırmıştı. “Yaşamak ne güzel. Yazık, erken doğmuşuz” diyecektir. Torunu ile tango yapar. (Dans edenler biri de Gülgün Erdem.)
Gazino dönüşü genç kızdan ‘Orhan’la ilk tanıştıkları gün çaldığı parçayı’ (romanda ‘My Heart is Waiting for You’) çalmasını ister. Mektuplarda ‘mektepte konser bile verdiği’ yazılıymış. (Piyano hocasının cebine takılan ve tutuşturulan kuyruğu dahi unutmayan Asım Bey bundan söz etmemişti.) Ayşe piyano çalmayı hiç bilmiyor ama Isabella, Ravel’in Bolero’sunu ‘tek parmakla’ çalabiliyormuş. Neyse ki kadeh camı ile parmaklarını kesmeyi akıl edip bu zor durumdan kurtuluyorlar.
Arada başka terslikler de olmuyor değil. İzzet’in ‘sokak ağzıyla konuşması’, Semra ile ayrı yataklarda yattıklarının anlaşılması gibi. Ama hepsi bir şekilde tatlıya bağlanır.
Günler geçtikçe delikanlı büyük bir değişim gösteriyor. Bambaşka biri olur. “İtin biriydim ben. Yapmadığım kötülük kalmadı hayatta. Kumar oynadım; Mano topladım; Haraç aldım. Daha mı istiyorsun, kadın parası yedim. Adam öldürdüler, adam kestiler gözümün önümde kılım bile kıpırdamadı” diyordu Semra’ya. Ama yaşlı bir insanı mesut ederken kendisi de sevgiyi bulmuş. Soyguna engel olmak için arkadaşlarıyla kavga bile ediyor.
Ortalık tozpembeyken ‘gerçek Orhan’ çıkagelir. Kendisinden nefret etmemiz için her şey yapılmış. ‘Siyah şapka, siyah gözlük, siyah trençkot, siyah gömlek, siyah pantolon. Bir tek kravatı beyaz. Büyükbaba’nın zannettiği gibi kazada ölmemiş. Romandaki (sf. 68) “Benim hayatımı süren bir adam asla bildirdiği vapurla ve asıl adıyla yolculuk etmez” ve filmdeki “Benim hayatımı süren bir insan öyle söylediği günde, saatte gelebilir mi” diyor. Bütün dünyanın polisi peşindeymiş. İstediği de ‘tek kelimeyle’ 100 bin. Romandaki o kadar mütevazı değil(!). 200 bin istiyor.
İş uzayınca Büyükanne ile konuşur. Öylesine hırçın ve sevimsizdi ki bu kez de yaşlı kadın tarafından kovulur. “Kanımdan gelen gerçek varlık, torunum, şu karşımdaki paçavra yığını mı... Defol git bu evden. Seni tanımıyorum.” Torun zaten yolun sonuna gelmiş. O gün polis tarafından ‘derdest edilir’.
Babaanne “Benimle konuşmaya gelmiş. Öyle dedi ama bir kelime bile söylemedi... Garip bir yabancı. Yüzüme baktı, baktı ‘beni affedin’ dedi gitti” diyor. Gençler de fazla didiklemeyince olay kendiliğinden kapanır.
Artık gitmek vakti gelmiş. ‘Kavuşma ve ayrılma öncesinde geçen zaman ve yaşanan duygular nasıl da farklı’. Tekrar geleceklerine dair söz alır. Ailedeki kadınlar likörleriyle ünlüymüş. Ayşe’ye ‘reçetesini’ yazdırıyor.
‘Asturias’, ardından ‘Fair Maid of Perth’. “Kaynamış su ve alkol. Aynı ölçüde. (İzzet’e) Uçak kaçta kalkıyor? (-Dokuzda). Bir bardak nar suyu. Bana yazacaksınız değil mi? (-Tabii, her zaman). Oraları görmeyi çok isterdim. İki yumurta akı. İyice çalkalanacak. Sizi bekleyeceğim gene. İki kaşık da toz şeker. Tamam.”
Tiyatroda nar suyu değil üzüm suyu (‘mümkünse misket’) kullanılmış. İki kaşık toz şeker yerine de iyice rendelenmiş portakal kabuğu, koku için bir parça tarçın ve iki damla da (gözyaşı demesini bekledik ama) rom esansı var. Reçeteyi yazdırırken perde yavaş yavaş iner. Ayşe ve Orhan gittikten sonra Büyükbaba’ya “Ayakta durabildim. İçten ölmüş ama ayakta bir ağaç gibi” diyor.
Filmin sonunda Semra, birkaç gün önce kendini öldürmek istediği Salacak İskelesi’nde hem İzzet’e hem de hayata sıkı sıkıya sarılmıştı.
Kitapta olaylar Güney Amerika’da geçiyor. Soygun planı ve gerçek torunun polis tarafından yakalanması yok. Yine filmden farklı olarak Büyükbaba Ferdinand Balbao, sahte torun Felix ve Isabella’yı bir hayır derneğinde bulur.
Büyükanne (sf. 63); “İnsan benim yaşıma gelince saadeti bir başkasında arıyor. Sevgi, bir Çin arabası. Biri rahat oturur, öteki bütün gücüyle çeker.”
Isabella (sf. 64); “Sevilmek önemli değil. Mesut olmak için sevmek yeter.”
(Yazan: Murat Çelenligil)
Oyuncular
İzzet Günayİzzet / Orhan
Yıldız KenterBüyükanne
Hulusi KentmenAsım
Semra SarSemra / Ayşe
T. Fikret UçakOrhan
Recep ŞenMümeyyiz Bey
Osman TürkoğluOsman Efendi
Kadriye TunaFatma Kadın
Danyal TopatanSoyguncu
Haydar KaraerSoyguncu
Mehmet Ali AkpınarSoyguncu
Selahattin İçselAsım'ın Arkadaşı
Hayri Esenİzzet Günay Seslendirmesi
Agah HünSeslendirme
Erdoğan EsenboğaHaydar Karaer Seslendirmesi
Fatoş Balkır
Jeyan Mahfi TözümSemra Sar Seslendirmesi
Kemal ErgüvençHulusi Kentmen Seslendirmesi
Osman AlyanakSeslendirme
Rıza TüzünFaik Coşkun Seslendirmesi
Sadettin ErbilT. Fikret Uçak Seslendirmesi
Selahattin İçsel 








Türk sinemasının pek değer görmemiş klasik filmlerinden biridir. 4 oyuncu mükemmel oynamış ve izlenmesi gereken filmlerden bir tanesi...
Sahte torun ve eşinin Büyük anneyi sevindirmek için köşkte birkaç gün kalmalarının öyküsüdür. Filmin sonunda gerçek torunda gelir. Büyük bir hayal kırıklığı olur. Finalde sahte torun ve eşi birbirine aşık olur.
Duygusal,sıcacık,insanın içini ısıtan mükemmel bi film.Filmi izlerken hep hiç bitmese diye geçirdim içimden.çünkü çok etkileyici bi film.İzzet günay,Yıldız kenter,hulusi kentmen ve semra sar'ın oyunculuğu harikaydı.Aralarda İzzet Günay'ın boş bulunarak kibarlığını bırakıp argo konuşması çok komikti.filmin sonu ise güzel bitti.Şimdiden arşivime aldım.Mutlaka izlenmeli.10/10
Seni görünce biraz sevgi...bir el öpüşün bir güzel sözün için neler vermezdim
izzet günayin en iyi filmi bu film aslinda bu rolle ödül almistir cok güzel bir filmdi
Etkilendiğim filmlerden biri müzikleri konusuyla ağırlığıyla insanı kendine çeken bir yapıya sahip bir film. Başrolde Yıldız Kenter zaten bir dev oyunculuğuyla İzzet Günay sevimliliği ve yakışıklılığıyla filme renk katmış Semra Sar ise duygusal roldede başarılı. Geriye kaldı Hulusi Kentmen'e hulusi baba her filmde olduğu gibi yine babacan geriye zaten bir şey kalmamış.Her oyuncu üzerine düşen rolü laikiyle yerine getirmiş yeşilçamın en iyi filmlerinden birisi.
yesilcamin en iyi 10 filminden biridir bu film kanimca... ilk izlediginizde bile hatirinizda kalir, yillar boyu unutmazsiniz.... zaten iki oyuncuda ödüle layik görülmüs... fazla söz söylenemez bu filme zaten büyüsü kacmasin...
türk sinemasının degerli filmlerinden biri. tüm oyuncular çok iyi oynamış
Müthiş bir film. İstanbul eskiden ne kadar güzelmiş (Özellikle Üsküdar sahili). Oyuncular için bir şey söylemeye gerek yok. Her biri duayen. Ancak benim dikkatimi çeken şey, 36 yaşındaki Yıldız Kenter in büyükanne rolünün altından başarıyla kalkabilmesi. Sanki gerçekten 70 yaşındaymış gibiydi. Yıldız hanım farklı bir yüz yapısına sahip ve bu yüze "hüzün" çok yakışıyor. (Mario Levi nin tv de bir söyleşisini izlemiştim. Türkçe deki en güzel kelimenin "hüzün" olduğunu söylemişti. Bende buna katılıyorum. Bir "üzüntü, keder, yas, tasa, buhran, bunalım, gam, sıkıntı" bence hüzün kelimesi kadar katlanılabilir gelmiyor insana). Yıldız Hanım a sağlıklı,mutlu ve uzun bir ömür diliyorum
Bilgi verdiğiniz için teşekkür ederim. Böyle filmler aramaya değer.
@melmertzel filmi yeşilçamsmart arada bir veriyor neyseki bir ara kaydetmiştim yada internetten bu paylaşımı yapan sitelerin birini tercih etmeniz lazım filmin dvd'si varmı bilmiyorum dediğinize katılıyorum zaten bu filmin sonradan çekilen versiyonuda yanından bile geçemez
Çocukluğumda seyrettiğim bu filmi tekrar nasıl izleyebilirim.Bu konuda bilginiz var mı? 60 lı ve 70 li yıllar çok özel yıllardı.Sinema ve müziğin zirve yıllarıydı.Lüks yıllardı .Bizler treni kaçırdık .Şimdi ilkel 2000 küsürlerde zevksiz, sevyesiz bir dünyada sürün dur.Yapacak bir şey yok .Semra Sar ne kadar da asil...
Seyrettiğim en güzel beş türk filminden biri. İzzet Günay olmasaydı herhalde bu kadar güzel olmazdı. Müzikler de harika. Ayrıca Üsküdar'ın 50 sene önceki sokaklarını ve sahilini görmüş olduk. Yalnız filmi bulmak biraz zor.
1. altın portakal en iyi erkek oyuncu izzet günay, en iyi yardımcı kadın oyuncu yıldız kenter.
izzet gunay'ın en guzel filmlerinden biri
Harika...Filmde İzzet Günay konuşması,mimikleri,sevimliliğiyle ve de herşeyiyle harika. Bir de Semra Sar yanında olunca of of of!! İkisi de bu filmde birlikte harikalar yaratmışlar. Yıldız Kenter, Hulusi Kentmen, İzzet Günay, Semra Sar birlikte harika bir başarmışlar. Hakikaten de ödülü hak eden bir film, çok güzel bir film. Umarım tekrar izleme fırsatım olur çünkü (up)uzun zaman geçti izlemeyeli ve yine umarım dvd si ya da vcd si olur da bizler de bu güzel filmi doya doya izleyip tadına doyabiliriz =)
izzet günayın yıldızlaştığı bir film.bol ödüllü klasik türk sineması.2004 yılında sevinç erbulak ve emre altuğ tarafından yeniden çekilmiş olsada 60 yıllardaki tadı verememiştir.
<p>türk sinemasının unutulmaz güzellikte filmlerinden bir tanesi.mükemmel oyunculardan her zaman defalarca seyredilecek süper bir film..özellikle yıldız kenter,semra sar,izzet günay ve hulusi kentmeni bir arada mükemmel oyunculuklarını görmek için bulunmaz bir fırsat....</p>
İçinde çok önemli insani temalar yer alan aile trajedisini anlatan sımsıcak bir film..
Dostlar...Size bir sorum olacak ve benim için oldukça önemli cevabını bulabilmek. Ağaçlar Ayakta Ölür (1964) filminin müziğinin orijinalinin ismini ve mümkünse bestecisini arıyorum. Filmin başında duyulan ve içinde de belirli aralıklarla tekrar edilen ana tema. Müzikleri yapan olarak Fecri Ebcioğlu gözüküyor ancak eser kendisinin değil. Ebcioğlu genellikle değişik bestelerden toplama yaparak hareket eden bir sanatçıydı. Yardımlarını esrigemeyecek dostlara ve sitenize teşekkür ederim. Tolga